Sabır, çıkılan bir yolda pes etmeden ulaşılacak hedef uğrunda ödenen en değerli bedeldir. Eğer o yolda maruz kalınacak bir zulüm mevcutsa, yine sabırla selamete ulaşma umudu da mevcuttur. Doğum noktasından ölüm hedefine kadar tabi olunan her sınav sabır aracılığı ile aşılır.
O.I.
24 Eylül 2013 Salı
22 Eylül 2013 Pazar
Başarı Seminerleri
Günde en azından iki adet sms, mail veya sosyal paylaşım siteleri aracılığı ile "kişisel başarı ve nirvanaya ermek" tadında seminer reklamları alıyorum. Network pazarlama firmaları ürünlerini köleleri vasıtasıyla satıp ellerini sıvazlarken hep "başarı" kelimesini kullanıyor.
Benim algıda seçiciliğime göre buradaki "başarı" hayatımızın yüksek standartlarda sürdürebilmek adına gerekli kağıtçıklar olarak vücut buluyor. Çok haneli banka hesapları, pahalı kolejlere giden evlatlarımızın rahat ödenen taksitleri, yılda bir veya iki kez tekrarlanabilen yurt dışı seyahatleri yahut bir yerlerde tanınmak, birkaç televizyon programında görünmek...en önemlisi bilgi olmadan fikir sahibi olabilmenin hafifliği... İyi hoş, demek ki başarının genel bir tarifi yapılabiliyor ki üzerine seminerler, beyin fırtınaları ve münazaralar yapılabiliyor. Başarı kelimesi üzerinden iyi de paralar dönüyor, elde edebilmek adına. İyi de bireyin bir de şansı, kısmeti, kaderi gibi kavramlar da söz konusu. Bu tip soyut etkenleri neden söz konusu yapmayıp ta pembe tablolar çiziyorsunuz?
İsterseniz bir de madalyonun öteki tarafına bakalım: Dünyanın birçok ülkesinden ve kurumundan başarı ödülü almış bir ülke yöneticisinin ardından milyonlar beddua ediyor. Hukuk, adalet, çoğulculuk, empati, aydınlanma gibi kavramlar guguk olmuş durumda...Buradaki "başarı" kavramının niteliğini tarif edebilir misiniz? Yahut kendine verilen bir ilahi kabiliyetle, yaptığı onlarca ameliyat sayesinde hastalarını hayata döndüren bir doktorun aylarca, yıllarca sebebi belirlenmediği halde hapiste yatması... Burada örneklediğim iki birey de kendi alanlarında başarı elde etmiş kişiler...daha doğrusu başarıları çok uluslu anlayışlar tarafından kabul edilip belgelenmiş. Şimdi bana biri çıkıp ta "başarı semineri veriyorum, ücreti de şu kadar" dediği zaman ben o semineri verecek kişinin cinsel hayatındaki başarıyı sorguluyorum. Çok üzgünüm.
Sahi, sizlerin başarılı olduğunuz alan ve bunun mükafatının niteliği nedir? Hemen cevaplamayabilirsiniz. Çok iyi anlayabilirim bu duraksamanızı...
Sahi, sizlerin başarılı olduğunuz alan ve bunun mükafatının niteliği nedir? Hemen cevaplamayabilirsiniz. Çok iyi anlayabilirim bu duraksamanızı...
16 Eylül 2013 Pazartesi
Teklifsiz İletişim
Yaş seviyemiz veya konumumuz ne olursa olsun, çevremizi kuşatan insanlarla iletişim halinde olmamız kaçınılmazdır. Hayat akışımızda öyle veya böyle rastlantılarla, yahut kaderimizin belirlediği tesadüflerle uzak veya yakın insanlarla iletişim derecesine göre temas etmiş oluruz.
Küçük yaşlarda yetişme tarzımıza veya bize öğretilmiş terbiye ve dinamikler zorunluluğu dahilinde arkadaşlıklara yönelirken; zevkler, beğeniler ve kişisel özgürlükler geliştiğinde ise karşımıza onlarca alternatif çıkabilmektedir. Büyüme çağında teklifsiz ilişkiler dediğimiz her telden insanı hayatımıza sokma eğilimi gösterebiliriz. Zira kendimizi ifade etme, kanıtlama veya iletişime girdiğimiz bireylerin hayat dinamiklerinden tecrübe sahibi olma merakını taşıdığımız yaşlardır büyüme çağımız... Yüksek öğrenim görmeye başlanan yaşlarda çoğu zaman başka şehirlerden veya ülkelerden arkadaşlarımız da hayatımıza dahil olmaya başlar. Bu dönemde eğer ki yabancı dilimiz de varsa yurt dışına açılıp başka kültürlere sahip insanları da tanımaya ve onların iletişim alışkanlıklarına entegre olmaya çalışırız.
Otuzlu yaşlara ulaşıp kendi ailemizi kurma dürtüsü başlayınca da eşimizin çevresindeki bireylerle iletişim dönemi katlanır hayatımızdakilerin yanına ek olarak...sonrasında ise hem eşimizin, hem de kendimizin profesyonel yaşantısındaki diğer çiftler, bireyler, yaşlılar, çocuklar ve daha niceleri...
Orta yaşlara gelindiğinde ise başlar ihanetler, kıskançlıklar ve aldanılmışlarla ilgili serzeniş dönemleri... ve hemen ertesinde güven sorunları. Hayat sürecimizde iletişime en şüpheli yaklaşılan dönem bu kısımdadır. Öğretim döneminizde henüz çok genç yaşlardayken kurduğunuz iletişimlere mesafeli yaklaşmaya başlamışsınızdır. Hatta belki de çoğunu öyle veya böyle kaybetmişsinizdir zaten ki son 5-6 yıldır sosyal medyanın araçları sağolsun; dünyanın neresinde olursa olsunlar bir tuş kilidi uzaklığındalar size... Eğer başarılı ve kesintisiz bir evlilik yaşıyorsanız ve çift olarak görüşmek durumunda olduğunuz diğerleri ile henüz bir arıza yaşanmadıysa da şanslı sayılırsınız. İyi kötü, derdinizi sevincinizi paylaşıp, belki de dilinizin şişini indirebildiğini düşündüğünüz, sizi dinlemese de gözlerinize bakıp, muhtemelen akıl vermek zorunda hisseden arkadaşlarınız olacaktır. Birlikte çocuklarınızı spor salonuna getirip götürürken bir fincan kahve içtiğiniz..
Farkında mısınız bilmem ama "teklifsiz iletişim" orta yaşlara ulaşıldığında ortadan kalkıyor. O her telden arkadaşlarımız zaman içerisinde değişebiliyorlar. Aynı dili konuşuyor olsanız bile sizlere ayıracak zamanları kısıtlanıyor. Siz değişiyorsunuz. Yaşanmışlıklar teklifsiz ilişkiler kurmamızı engelleyebiliyor. Çok samimi sohbetler eşliğinde tanışılan yeni insanlar, kurulan keyifli iletişim ortaklığını devam ettirme sözünü verse bile, zamanın dinamikleri bunu haddinden fazla kısıtlayabiliyor. Bahaneler üretiliyor. Büyük şehirlerde yaşanıyorsa trafik ve zaman planlaması başlıca bahaneler haline dönüşebiliyor. Enerjiniz uyuşsa, muhabbetleriniz keyifli bile olsa zaman, trafik, güncel ve kişisel ihtiyaçların ön planda olması...ve belki de en önemlisi kurulan iletişimin ardında bir menfaat endişesinin yer alabiliyor ihtimali, kurulan o keyifli iletişimi sekteye uğratabiliyor.
İletişim hakkında akıl vermek veya olması gerekenleri aktarabilmek değil misyonum, ancak orta yaşlardan itibaren karşınıza çıkan, konumu, cinsiyeti, mesleği veya hayat görüşü farklı da olsa belirli menfaatlere bağlı kalmadan, sıkılmadan, vaatlerde bulunmadan, enerjinizi düşürmeden ve dert küpü olmadan keyifli zamanlar geçirebileceğiniz teklifsiz arkadaşlarınıza özen gösteriniz. Belki en yalnız hissettiğiniz anda size mutlaka zaman ayıracak olan kişi onlardan biridir...
Küçük yaşlarda yetişme tarzımıza veya bize öğretilmiş terbiye ve dinamikler zorunluluğu dahilinde arkadaşlıklara yönelirken; zevkler, beğeniler ve kişisel özgürlükler geliştiğinde ise karşımıza onlarca alternatif çıkabilmektedir. Büyüme çağında teklifsiz ilişkiler dediğimiz her telden insanı hayatımıza sokma eğilimi gösterebiliriz. Zira kendimizi ifade etme, kanıtlama veya iletişime girdiğimiz bireylerin hayat dinamiklerinden tecrübe sahibi olma merakını taşıdığımız yaşlardır büyüme çağımız... Yüksek öğrenim görmeye başlanan yaşlarda çoğu zaman başka şehirlerden veya ülkelerden arkadaşlarımız da hayatımıza dahil olmaya başlar. Bu dönemde eğer ki yabancı dilimiz de varsa yurt dışına açılıp başka kültürlere sahip insanları da tanımaya ve onların iletişim alışkanlıklarına entegre olmaya çalışırız.
Otuzlu yaşlara ulaşıp kendi ailemizi kurma dürtüsü başlayınca da eşimizin çevresindeki bireylerle iletişim dönemi katlanır hayatımızdakilerin yanına ek olarak...sonrasında ise hem eşimizin, hem de kendimizin profesyonel yaşantısındaki diğer çiftler, bireyler, yaşlılar, çocuklar ve daha niceleri...
Orta yaşlara gelindiğinde ise başlar ihanetler, kıskançlıklar ve aldanılmışlarla ilgili serzeniş dönemleri... ve hemen ertesinde güven sorunları. Hayat sürecimizde iletişime en şüpheli yaklaşılan dönem bu kısımdadır. Öğretim döneminizde henüz çok genç yaşlardayken kurduğunuz iletişimlere mesafeli yaklaşmaya başlamışsınızdır. Hatta belki de çoğunu öyle veya böyle kaybetmişsinizdir zaten ki son 5-6 yıldır sosyal medyanın araçları sağolsun; dünyanın neresinde olursa olsunlar bir tuş kilidi uzaklığındalar size... Eğer başarılı ve kesintisiz bir evlilik yaşıyorsanız ve çift olarak görüşmek durumunda olduğunuz diğerleri ile henüz bir arıza yaşanmadıysa da şanslı sayılırsınız. İyi kötü, derdinizi sevincinizi paylaşıp, belki de dilinizin şişini indirebildiğini düşündüğünüz, sizi dinlemese de gözlerinize bakıp, muhtemelen akıl vermek zorunda hisseden arkadaşlarınız olacaktır. Birlikte çocuklarınızı spor salonuna getirip götürürken bir fincan kahve içtiğiniz..
Farkında mısınız bilmem ama "teklifsiz iletişim" orta yaşlara ulaşıldığında ortadan kalkıyor. O her telden arkadaşlarımız zaman içerisinde değişebiliyorlar. Aynı dili konuşuyor olsanız bile sizlere ayıracak zamanları kısıtlanıyor. Siz değişiyorsunuz. Yaşanmışlıklar teklifsiz ilişkiler kurmamızı engelleyebiliyor. Çok samimi sohbetler eşliğinde tanışılan yeni insanlar, kurulan keyifli iletişim ortaklığını devam ettirme sözünü verse bile, zamanın dinamikleri bunu haddinden fazla kısıtlayabiliyor. Bahaneler üretiliyor. Büyük şehirlerde yaşanıyorsa trafik ve zaman planlaması başlıca bahaneler haline dönüşebiliyor. Enerjiniz uyuşsa, muhabbetleriniz keyifli bile olsa zaman, trafik, güncel ve kişisel ihtiyaçların ön planda olması...ve belki de en önemlisi kurulan iletişimin ardında bir menfaat endişesinin yer alabiliyor ihtimali, kurulan o keyifli iletişimi sekteye uğratabiliyor.
İletişim hakkında akıl vermek veya olması gerekenleri aktarabilmek değil misyonum, ancak orta yaşlardan itibaren karşınıza çıkan, konumu, cinsiyeti, mesleği veya hayat görüşü farklı da olsa belirli menfaatlere bağlı kalmadan, sıkılmadan, vaatlerde bulunmadan, enerjinizi düşürmeden ve dert küpü olmadan keyifli zamanlar geçirebileceğiniz teklifsiz arkadaşlarınıza özen gösteriniz. Belki en yalnız hissettiğiniz anda size mutlaka zaman ayıracak olan kişi onlardan biridir...
2 Eylül 2013 Pazartesi
Kişisel Gelişimde Medya Desteği ve İnandırıcılık
Öncelikle hepinize huzurlu ve önünüzü görebildiğiniz, umut dolu bir sonbahar diliyorum. "Önünü görmek" deyiminin, yaşadığımız şu günlerde ne kadar değerli bir umut söylemi olduğunun sanırım farkındasınızdır. Ekonomik ve sosyolojik olarak sıkışmışlığımızın ve güven sıkıntımızın mevcudiyeti, bırakın hayallerimizi gerçekleştirebilmek, güncel hayatımızdaki ihtiyaçların bazılarının bile lüks duruma dönüşmesine neden olabilmektedir. Ellerimizde kalan ortalama standart ve imkanların değerini daha iyi kavramakta, bunun için de sık sık şükretmekteyiz. En azından sade bir vatandaş ve ortalama bir insan evladı olarak ben bunu yapıyorum ve ısrarla da danışanlarıma tavsiye ediyorum.
Güven sıkıntımız dedik. Zira huzuru bulabilmek adına eminim çoğumuzun ihtiyacı olan güvendir. Kimi ekonomik, kimi tıbbi, kimisi de çevresinde iletişimde olduğu yakınlarının sadakatine dair güven ihtiyacı hissetmektedir. Bunun için de kendi inanç sistemlerine denk düşen karakterlerle iletişimde bulunmaya özen göstermektedirler. Bunun umutlarımıza izdüşümü ise sevgi ve saygı olarak beslenmektedir. Yöneticilerimize, ebeveynlerimize, dostlarımıza, yönettiklerimize, çalışanlarımıza, sevgililerimize beslediğimiz güven duygusu beraberinde sevgiyi ve saygıyı da getirmektedir. Gözlerinizi kapatıp, hayatınızda "saygı" duyduğunuz otoritelere karşı güven duygunuzun olup olmadığını düşünün. Ne kadar yetersiz ve pamuk ipliğine bağlı bu kavram değil mi? Ne kadar birbirlerine bağımlı devinim gösteren duygular, öyle değil mi?
Güven, saygı ve beraberinde gelen "sevgi" duyguları... Herbirimiz birilerini sevdiğimizi iddia ederiz. Ancak saygımızı ve güvenimizi de aynı oranda o birilerine karşı hissedebiliyor muyuz? Bu kadar güvenin diplere vurduğu bir toplum yaşantısında saygı ve beraberinde gelebilen bir sevgiye yer açabilir misiniz?
İşte bu bilinç düzeyinde, toplumu domine eden medyanın etkileri ve bu medya içerisinde kendine öyle veya böyle yer açan kişi veya kurumların işleyişindeki tıkanıklıklara bakalım şimdi de...
Bulunduğunuz şehirde veya kasabada giderek azalan kitap evlerinde en çok okunan ve takip edilen yayınların büyük bir yüzdesinin kişisel gelişimle ilgili yayınlar olduğunu eminim fark etmişsinizdir... Mucize halinde insanlara dayatılan bu üç aşağı beş yukarı aynı içeriğe sahip yapıtlarda, yaşadığınız toplumun gerçeklerine uyum gösteren tavsiyelere, tıkanıklıkları aşmak için lazım olan verilere ve araçlara rastlayabiliyor musunuz? Sizin hayat dinamiklerinizde eksik olan taraflara deva olan kitabın seçimini neye göre yapıyorsunuz? Peki en önemlisi, hayatınızın dinamikleri ile barışık bir halde misiniz ki birilerinin binlerce kişiye hitaben yazdığı eserinde kendinize uygun bir yol açıp, bu yoldaki ihtiyaçlarınız için verileri toplayabiliyorsunuz?
Daha önceki makalelerimde beynimizin yaşadığımız tüm fenomenler için koruma kalkanı oluşturup, olumsuz düşüncelere göre tavır aldığını ve bu tavırlar neticesinde öğrenilmiş çaresizliklerle dolu yaşam dinamikleri geliştirdiğimizden söz etmiştim. Bu teorem hepimizin beyni için aynı etkiye sahip. Afrika kabilesindeki Zulu kadını da, Kanada'da yaşayan şirket üst düzey yöneticisi de buna göre tepkilerini belirliyor. Dolayısıyla çok kaba tabirle "sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer" atasözündeki süt, hayatlarımızdaki tüm olumsuz tecrübelerimize denk düşmekte, yoğurt ise bize sunulan kaderimizde izlediğimiz her türlü deneyime karşılık gelmektedir. Beynimiz ise hep süte göre davranış gösterir...
Dolayısıyla kişisel gelişim eserlerinde hep olumlu, özgür iradeyi öne çıkartan, mevcut hayat kural ve felsefelerine kafa tutan, "yarın ölecekmiş gibi yaşa" tadında sorumsuzluğu ve hayat misyonunu belki de geri plana atan söylemler ve tavsiyeler uçuşmakta bana göre... yani yoğurda göre maya dağıtılıyor. Oysa bireylerin ihtiyacı, acıyı deneyimleten sütün zararlarından ziyade yararlı tarafları ile barıştırmak. Yoğurdun kaynağı ne kadar kaçınsak ta sütte bulunuyor.
"S**tir Et", "Beyaz Mucizeler" "Aşk Kuantumu", "İçindeki gücü keşfet" "Gerçekten yaşıyor musun?" "Hayal Avcılığı" "Büyük Düşünmenin Büyüsü" "Hayal et, olsun" vs vs vs....
Medya kanalları da mevcut dünya düzeninin işleyişine katkı sağlamak misyonunda olduğu için, bireylerin düşünme ve düşünmeye sevk etme, kendi özgür düzenini yaratabilme eylemlerini kısıtlama yoluna gitmektedirler. Bu nedenle tekel zihniyete sahip medya organlarının finanse ettiği, pıtrak gibi çoğalan, çoğunlukla siyasi gücü dünya düzenini belirleyen ülkelerin yazarları tarafından kaleme alınan tılsım, mucize, gerçeklikten ve hitap edilen ülke dinamiklerinden uzak kanıtlanmış teknik ve öğretilerden bihaber eserler ortaya çıkmaktadır. Daha önceki hayatı muamma olan kişiler "mürit" edasıyla topluma pompalanmakta, kişisel çıkmazda olan insanlarımız ise bu kişilerin çoğunlukla yabancı kaynaklı yayınlardan kopyala-yapıştır (!) esasıyla düzenledikleri eserlere büyük ilgi göstermekte ve bu kaynakları hayat dinamiklerini hiç göz önünde bulundurmadan takip edip uygulamaya çalışmaktadırlar. Üstelik bu mürit edasıyla toplumda söz sahibi olup kazanç sağlamaya çalışan kişiler, işini teknik kurallar dahilinde sürdürmeye çalışan ve kendilerine rakip gördükleri gerçek danışmanları karalamak adına hiçbir engel görmemektedirler.
Hayatı diplerde yaşadığı bir anda karşısına mucizevi bir farkındalık şansı çıkan ve bu konuda okuduğu kitaplarla hayatı değişen ve her ne hikmetse yaptığı çalışmalarla milyoner olan insanların hikayesi mi size çarpıcı geliyor, yoksa kendi izlediğiniz hayat yolunda güveni, saygıyı ve sevgiyi daim ettiğiniz doyurucu ve tatminkar ilişkiler yumağı mı, sahip olduğunuz değerlerin ayırdına varıp olumsuz olduğunu düşündüğünüz kişisel taraflarınızdan sıyrılabildiğiniz küçük ipuçları mı?
Neden en ufaktan başlayıp, kendinize özgün ve büyük gelişimi başarmayasınız? Hiçbir sahteliğin ve güvensizliğin size bulaşmadığı o size özgü deneyimlerinizi geliştirmeniz sadece sizin seçiminize bağlıdır. Dinamikleriniz de sizin belirleyeceğiniz biçimde yönünüzü belirler.
Güven sıkıntımız dedik. Zira huzuru bulabilmek adına eminim çoğumuzun ihtiyacı olan güvendir. Kimi ekonomik, kimi tıbbi, kimisi de çevresinde iletişimde olduğu yakınlarının sadakatine dair güven ihtiyacı hissetmektedir. Bunun için de kendi inanç sistemlerine denk düşen karakterlerle iletişimde bulunmaya özen göstermektedirler. Bunun umutlarımıza izdüşümü ise sevgi ve saygı olarak beslenmektedir. Yöneticilerimize, ebeveynlerimize, dostlarımıza, yönettiklerimize, çalışanlarımıza, sevgililerimize beslediğimiz güven duygusu beraberinde sevgiyi ve saygıyı da getirmektedir. Gözlerinizi kapatıp, hayatınızda "saygı" duyduğunuz otoritelere karşı güven duygunuzun olup olmadığını düşünün. Ne kadar yetersiz ve pamuk ipliğine bağlı bu kavram değil mi? Ne kadar birbirlerine bağımlı devinim gösteren duygular, öyle değil mi?
Güven, saygı ve beraberinde gelen "sevgi" duyguları... Herbirimiz birilerini sevdiğimizi iddia ederiz. Ancak saygımızı ve güvenimizi de aynı oranda o birilerine karşı hissedebiliyor muyuz? Bu kadar güvenin diplere vurduğu bir toplum yaşantısında saygı ve beraberinde gelebilen bir sevgiye yer açabilir misiniz?
İşte bu bilinç düzeyinde, toplumu domine eden medyanın etkileri ve bu medya içerisinde kendine öyle veya böyle yer açan kişi veya kurumların işleyişindeki tıkanıklıklara bakalım şimdi de...
Bulunduğunuz şehirde veya kasabada giderek azalan kitap evlerinde en çok okunan ve takip edilen yayınların büyük bir yüzdesinin kişisel gelişimle ilgili yayınlar olduğunu eminim fark etmişsinizdir... Mucize halinde insanlara dayatılan bu üç aşağı beş yukarı aynı içeriğe sahip yapıtlarda, yaşadığınız toplumun gerçeklerine uyum gösteren tavsiyelere, tıkanıklıkları aşmak için lazım olan verilere ve araçlara rastlayabiliyor musunuz? Sizin hayat dinamiklerinizde eksik olan taraflara deva olan kitabın seçimini neye göre yapıyorsunuz? Peki en önemlisi, hayatınızın dinamikleri ile barışık bir halde misiniz ki birilerinin binlerce kişiye hitaben yazdığı eserinde kendinize uygun bir yol açıp, bu yoldaki ihtiyaçlarınız için verileri toplayabiliyorsunuz?
Daha önceki makalelerimde beynimizin yaşadığımız tüm fenomenler için koruma kalkanı oluşturup, olumsuz düşüncelere göre tavır aldığını ve bu tavırlar neticesinde öğrenilmiş çaresizliklerle dolu yaşam dinamikleri geliştirdiğimizden söz etmiştim. Bu teorem hepimizin beyni için aynı etkiye sahip. Afrika kabilesindeki Zulu kadını da, Kanada'da yaşayan şirket üst düzey yöneticisi de buna göre tepkilerini belirliyor. Dolayısıyla çok kaba tabirle "sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer" atasözündeki süt, hayatlarımızdaki tüm olumsuz tecrübelerimize denk düşmekte, yoğurt ise bize sunulan kaderimizde izlediğimiz her türlü deneyime karşılık gelmektedir. Beynimiz ise hep süte göre davranış gösterir...
Dolayısıyla kişisel gelişim eserlerinde hep olumlu, özgür iradeyi öne çıkartan, mevcut hayat kural ve felsefelerine kafa tutan, "yarın ölecekmiş gibi yaşa" tadında sorumsuzluğu ve hayat misyonunu belki de geri plana atan söylemler ve tavsiyeler uçuşmakta bana göre... yani yoğurda göre maya dağıtılıyor. Oysa bireylerin ihtiyacı, acıyı deneyimleten sütün zararlarından ziyade yararlı tarafları ile barıştırmak. Yoğurdun kaynağı ne kadar kaçınsak ta sütte bulunuyor.
"S**tir Et", "Beyaz Mucizeler" "Aşk Kuantumu", "İçindeki gücü keşfet" "Gerçekten yaşıyor musun?" "Hayal Avcılığı" "Büyük Düşünmenin Büyüsü" "Hayal et, olsun" vs vs vs....
Medya kanalları da mevcut dünya düzeninin işleyişine katkı sağlamak misyonunda olduğu için, bireylerin düşünme ve düşünmeye sevk etme, kendi özgür düzenini yaratabilme eylemlerini kısıtlama yoluna gitmektedirler. Bu nedenle tekel zihniyete sahip medya organlarının finanse ettiği, pıtrak gibi çoğalan, çoğunlukla siyasi gücü dünya düzenini belirleyen ülkelerin yazarları tarafından kaleme alınan tılsım, mucize, gerçeklikten ve hitap edilen ülke dinamiklerinden uzak kanıtlanmış teknik ve öğretilerden bihaber eserler ortaya çıkmaktadır. Daha önceki hayatı muamma olan kişiler "mürit" edasıyla topluma pompalanmakta, kişisel çıkmazda olan insanlarımız ise bu kişilerin çoğunlukla yabancı kaynaklı yayınlardan kopyala-yapıştır (!) esasıyla düzenledikleri eserlere büyük ilgi göstermekte ve bu kaynakları hayat dinamiklerini hiç göz önünde bulundurmadan takip edip uygulamaya çalışmaktadırlar. Üstelik bu mürit edasıyla toplumda söz sahibi olup kazanç sağlamaya çalışan kişiler, işini teknik kurallar dahilinde sürdürmeye çalışan ve kendilerine rakip gördükleri gerçek danışmanları karalamak adına hiçbir engel görmemektedirler.
Hayatı diplerde yaşadığı bir anda karşısına mucizevi bir farkındalık şansı çıkan ve bu konuda okuduğu kitaplarla hayatı değişen ve her ne hikmetse yaptığı çalışmalarla milyoner olan insanların hikayesi mi size çarpıcı geliyor, yoksa kendi izlediğiniz hayat yolunda güveni, saygıyı ve sevgiyi daim ettiğiniz doyurucu ve tatminkar ilişkiler yumağı mı, sahip olduğunuz değerlerin ayırdına varıp olumsuz olduğunu düşündüğünüz kişisel taraflarınızdan sıyrılabildiğiniz küçük ipuçları mı?
Neden en ufaktan başlayıp, kendinize özgün ve büyük gelişimi başarmayasınız? Hiçbir sahteliğin ve güvensizliğin size bulaşmadığı o size özgü deneyimlerinizi geliştirmeniz sadece sizin seçiminize bağlıdır. Dinamikleriniz de sizin belirleyeceğiniz biçimde yönünüzü belirler.
21 Haziran 2013 Cuma
DİRENİŞ
Yazımın başlığını güncel sıkıntılarımızın genel bir başlık altında toplanması amacıyla tek bir isimle nitelendirdim. Hepimizin odaklanmış olduğu son haftaların tek bir konusu olduğu için de değinmeden geçmek istemedim. Çünkü insana ait, insanlığa ait sıkıntılar yaşıyoruz toplumca. Cinsiyet, ırk, yaş ve konum demeden topyekün bilinmezliğe doğru itildiğimiz bir toplum düzeninde kendimize ait olan küçük alanı bile koruyabilme kaygısına düşmüş vaziyetteyiz.
Doğuma büyüme İstanbul sakini olarak 42 yıllık bir ömür geçirdiğim bu şehirde Gezi Parkı sabotajının toplumsal bir açılıma (!), toplumsal bir travmaya dönüşümü diğer tüm vatanını seven vatandaş profilinde olduğu gibi benim de canımı sıktı. Daha doğrusu canımı yaktı. Legaldir, değildir, provokasyondur, dış mihraktır, cehape işidir adlandırmaları dışında en dikkatimi çeken insanların farklı görüşler veya yaşam standartlarını göz etmeksizin tek bir amaç uğrunda örgütlenmesi ve hiçbir siyasi otoritenin güdümünde olmadan planlı ve içgüdüsel bir tasarımda hareket etmesiydi. Gezi Parkı organizasyonlarında hiçbir zaman bulunmadım. Yıllar önce yaşamış olduğum ve müzmin olarak maruz kaldığım bir göz rahatsızlığı sebebiyle hiçbir protestoya veya faaliyete katılamadım. Katıldığımda maruz kalacağım bir kimyasal gaz saldırısından görme yeteneğimi kaybetme riski taşıyacağımın bilincindeydim. Sebeplerin ve mantığının en insani ve ihtiyaca yönelik kaygılar olduğundan emindim. Tüm kalbimle de bu iyi niyet ve yapılanmayı destekliyordum. Ancak temel gereksinimi demokrasi olan bir hareketin siyasi bir mesnedi olmaması konusunda şüphelerim oluştu. Niye mi? Zira işlevsel olarak demokrasi siyasi bir araç ve mekanizmadır. Siyasi bir yapılanma veya talep olmadan demokrasi istemi bana yetersiz ve mantıken tasarlanmamış bir hareketi çağrıştırdı. Körü körüne partizanlık, yetersiz ve basiretsiz muhalefet otoritesi, şaibe söylentileri ile yıllardır çalkalanan bir seçim sandığı olgusu bütün sıkıntıların siyasi dayanağa oturtulması gerektiğine işaret ediyor zihnimde...
Yıllardır ülkenin kurulması sırasında olması gereken ve yerleştirilen kurallara zıt bir tutum işleyen siyasi sistemimizin en Kemalist değerlerle yapılandırılması gerekirken, bu kuruluş kurallarına aykırı birçok etkenin demokrasi kılıfı adında ve hoşgörü genişliği bilinciyle topluma dikte ettirilmesiyle mantık devreleri zaten kontak yapmış durumda... Bu kontak durumu, cidden bir toplumsal travma neticesinde belirli rant güçleri tarafından fırsat bilinip uygulanmış 12 Eylül darbesinden beri süregelmekte...ve Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez gençlerin önderliğinde halk ayaklanması dile gelmiş durumda. Günümüzde haberleşmenin tavan yaptığı, sosyal paylaşım siteleri sayesinde muazzam bir örgütlenmenin var olduğu 21. yüzyıl toplumlarında hız ve sonuç odaklılık çok ileri seviyede... Mutlaka ki bu hızlılık beraberinde muazzam bir bilgi kirliliğine ve doğal provokasyona da yol açmakta...
Ben bir toplum ve insan mühendisi olarak olaylara bakarken, siyasi ve insani görüşümün etkisinde kalamadan yorum yapabilme şansına sahip olamıyorum. Sadece neden ve nasıl üzerine odaklanıp bir mühendis kafasıyla sonucun en optimum çıkış noktasına erişmesini hedeflemek zorundayım.
21. yüzyıl dünyası ne yazık ki ekonomik temeller üzerine kurulmuş durumda ve ne yazık ki toplumların değil, belirli aile ve kurumların bekasını temel alan bir siyasi anlayışla düzenin çarkları dönmekte. Ne kadar donanımlı bireyler olsak ta yaşadığımız gezegenin tümünün işleyişini değiştirme gücüne sahip değiliz. Umut besleyerek hayat değişmiyor. Pozitif konuşalım en iyisi olsun demek bana göre inanılmaz bir aymazlık ve vakit kaybı. Kişisel ekonomilerin değil, toplumsal refahın eşitlenmesi için belki üzerimizde düşen her neyse uygulayabiliriz. Ancak bu sadece belirli bir azınlık kitlenin hedefleyip başarabileceği bir tutum olarak kalır. Yaşadığımız bunalım başta ekonomiktir. İkincil olarak siyasaldır. Üçüncü adımda özgürlük ve demokrasi kavramları gelmektedir. Ancak hukuk ve adaletin olmadığı bir ortamda bu beklentilerin hiçbirini karşılayamazsınız. Hukuk, disiplinsiz ve zaaflarla dolu bir hayvan nesli olan insanı, insan statüsüne ulaştırmak için konmuş etik ve evrensel kurallardır. Bu kurallar da insan olan her bireyi kapsar. Hukuğun ve adaletin sağlanması siyasi otoriteye aittir. Siyasi otorite de demokrasiyi sağlar veya şekilde görüldüğü üzere kendi tanımı olan kadük bir demokrasi ile az gelişmiş seçmenlerini uyutmaya devam eder. Dünya tarihinde bu sorgulama ve irdelemeleri yapmayan toplumlarda demokrasi bilinci gelişmemiştir. Neyse ki Gezi Parkı ile başlayıp tüm yurda yayılan bir eylem, insanımızın bu saat gibi işlemesi gereken mekanizma ile ilgili bilincinin mevcut olduğunu gösterdi. Şehrine, doğal örtüsüne, geleneklerine ve insanca yaşama ihtiyacına bağlı olduğunu, bunu tehdit eden otoritenin açıkça istenmediğini, yıllarca uygulanan karanlık ve kapalı kapılar ardındaki politikalardan usandığını haykırdı. Bunu şiddette, çirkinlikten ve mantık sınırlarının dışında bir davranış sergilemeden uyguladı. Dünyanın en kalabalık metropolünün sakini olarak uyguladı. İstanbul geleneklerinin ve zenginliklerinin rant tarafından yağmalanmasına müsade etmeme stratejisiyle uyguladı.
Siyasetin, barbarca bir partizanlıkla yıkıcı olmadığı bir toplum düzenine kavuşabilmek için öncelikle demokrasinin birincil ihtiyacı olan hukuk ve adalet sisteminin tüm insanlığa eşit mesafede durması gerekiyor. Akıl almaz bir hukuk ve adalet anlayışının hükmettiği 1982 anayasasının buyurduğu, kirli bir bilişim sisteminin ait olduğu güçlere servis verdiği, en önemlisi de yüce halkın ihtiyaçlarına ve kaybettiği itibarına yakışır bir siyasi seçim sistemini öngörüyor mantığım...
Konu siyaset olunca yazılacak çok şey mevcut. Zira siyaset te bir mühendislik. Matematiksel kurallara dayalı uygulandığı sürece de insanlığın refahı için en sağlam araçlardan biri. Demokrasi isteniyorsa bu mekanizmanın en insani şekilde işletilmesi de yine bizlerin elinde...
Doğuma büyüme İstanbul sakini olarak 42 yıllık bir ömür geçirdiğim bu şehirde Gezi Parkı sabotajının toplumsal bir açılıma (!), toplumsal bir travmaya dönüşümü diğer tüm vatanını seven vatandaş profilinde olduğu gibi benim de canımı sıktı. Daha doğrusu canımı yaktı. Legaldir, değildir, provokasyondur, dış mihraktır, cehape işidir adlandırmaları dışında en dikkatimi çeken insanların farklı görüşler veya yaşam standartlarını göz etmeksizin tek bir amaç uğrunda örgütlenmesi ve hiçbir siyasi otoritenin güdümünde olmadan planlı ve içgüdüsel bir tasarımda hareket etmesiydi. Gezi Parkı organizasyonlarında hiçbir zaman bulunmadım. Yıllar önce yaşamış olduğum ve müzmin olarak maruz kaldığım bir göz rahatsızlığı sebebiyle hiçbir protestoya veya faaliyete katılamadım. Katıldığımda maruz kalacağım bir kimyasal gaz saldırısından görme yeteneğimi kaybetme riski taşıyacağımın bilincindeydim. Sebeplerin ve mantığının en insani ve ihtiyaca yönelik kaygılar olduğundan emindim. Tüm kalbimle de bu iyi niyet ve yapılanmayı destekliyordum. Ancak temel gereksinimi demokrasi olan bir hareketin siyasi bir mesnedi olmaması konusunda şüphelerim oluştu. Niye mi? Zira işlevsel olarak demokrasi siyasi bir araç ve mekanizmadır. Siyasi bir yapılanma veya talep olmadan demokrasi istemi bana yetersiz ve mantıken tasarlanmamış bir hareketi çağrıştırdı. Körü körüne partizanlık, yetersiz ve basiretsiz muhalefet otoritesi, şaibe söylentileri ile yıllardır çalkalanan bir seçim sandığı olgusu bütün sıkıntıların siyasi dayanağa oturtulması gerektiğine işaret ediyor zihnimde...
Yıllardır ülkenin kurulması sırasında olması gereken ve yerleştirilen kurallara zıt bir tutum işleyen siyasi sistemimizin en Kemalist değerlerle yapılandırılması gerekirken, bu kuruluş kurallarına aykırı birçok etkenin demokrasi kılıfı adında ve hoşgörü genişliği bilinciyle topluma dikte ettirilmesiyle mantık devreleri zaten kontak yapmış durumda... Bu kontak durumu, cidden bir toplumsal travma neticesinde belirli rant güçleri tarafından fırsat bilinip uygulanmış 12 Eylül darbesinden beri süregelmekte...ve Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez gençlerin önderliğinde halk ayaklanması dile gelmiş durumda. Günümüzde haberleşmenin tavan yaptığı, sosyal paylaşım siteleri sayesinde muazzam bir örgütlenmenin var olduğu 21. yüzyıl toplumlarında hız ve sonuç odaklılık çok ileri seviyede... Mutlaka ki bu hızlılık beraberinde muazzam bir bilgi kirliliğine ve doğal provokasyona da yol açmakta...
Ben bir toplum ve insan mühendisi olarak olaylara bakarken, siyasi ve insani görüşümün etkisinde kalamadan yorum yapabilme şansına sahip olamıyorum. Sadece neden ve nasıl üzerine odaklanıp bir mühendis kafasıyla sonucun en optimum çıkış noktasına erişmesini hedeflemek zorundayım.
21. yüzyıl dünyası ne yazık ki ekonomik temeller üzerine kurulmuş durumda ve ne yazık ki toplumların değil, belirli aile ve kurumların bekasını temel alan bir siyasi anlayışla düzenin çarkları dönmekte. Ne kadar donanımlı bireyler olsak ta yaşadığımız gezegenin tümünün işleyişini değiştirme gücüne sahip değiliz. Umut besleyerek hayat değişmiyor. Pozitif konuşalım en iyisi olsun demek bana göre inanılmaz bir aymazlık ve vakit kaybı. Kişisel ekonomilerin değil, toplumsal refahın eşitlenmesi için belki üzerimizde düşen her neyse uygulayabiliriz. Ancak bu sadece belirli bir azınlık kitlenin hedefleyip başarabileceği bir tutum olarak kalır. Yaşadığımız bunalım başta ekonomiktir. İkincil olarak siyasaldır. Üçüncü adımda özgürlük ve demokrasi kavramları gelmektedir. Ancak hukuk ve adaletin olmadığı bir ortamda bu beklentilerin hiçbirini karşılayamazsınız. Hukuk, disiplinsiz ve zaaflarla dolu bir hayvan nesli olan insanı, insan statüsüne ulaştırmak için konmuş etik ve evrensel kurallardır. Bu kurallar da insan olan her bireyi kapsar. Hukuğun ve adaletin sağlanması siyasi otoriteye aittir. Siyasi otorite de demokrasiyi sağlar veya şekilde görüldüğü üzere kendi tanımı olan kadük bir demokrasi ile az gelişmiş seçmenlerini uyutmaya devam eder. Dünya tarihinde bu sorgulama ve irdelemeleri yapmayan toplumlarda demokrasi bilinci gelişmemiştir. Neyse ki Gezi Parkı ile başlayıp tüm yurda yayılan bir eylem, insanımızın bu saat gibi işlemesi gereken mekanizma ile ilgili bilincinin mevcut olduğunu gösterdi. Şehrine, doğal örtüsüne, geleneklerine ve insanca yaşama ihtiyacına bağlı olduğunu, bunu tehdit eden otoritenin açıkça istenmediğini, yıllarca uygulanan karanlık ve kapalı kapılar ardındaki politikalardan usandığını haykırdı. Bunu şiddette, çirkinlikten ve mantık sınırlarının dışında bir davranış sergilemeden uyguladı. Dünyanın en kalabalık metropolünün sakini olarak uyguladı. İstanbul geleneklerinin ve zenginliklerinin rant tarafından yağmalanmasına müsade etmeme stratejisiyle uyguladı.
Siyasetin, barbarca bir partizanlıkla yıkıcı olmadığı bir toplum düzenine kavuşabilmek için öncelikle demokrasinin birincil ihtiyacı olan hukuk ve adalet sisteminin tüm insanlığa eşit mesafede durması gerekiyor. Akıl almaz bir hukuk ve adalet anlayışının hükmettiği 1982 anayasasının buyurduğu, kirli bir bilişim sisteminin ait olduğu güçlere servis verdiği, en önemlisi de yüce halkın ihtiyaçlarına ve kaybettiği itibarına yakışır bir siyasi seçim sistemini öngörüyor mantığım...
Konu siyaset olunca yazılacak çok şey mevcut. Zira siyaset te bir mühendislik. Matematiksel kurallara dayalı uygulandığı sürece de insanlığın refahı için en sağlam araçlardan biri. Demokrasi isteniyorsa bu mekanizmanın en insani şekilde işletilmesi de yine bizlerin elinde...
29 Mart 2013 Cuma
KİŞİSEL GELİŞİMİ DOĞRU KULLANMAK
Eminim sizler de mesleğiniz, hayat duruşunuz, inancınız, kimliğiniz ve kabiliyetinizle son 10-15 yıl içerisinde bir sektör haline dönmüş olan kişisel gelişimi öyle veya böyle takip etmektesiniz. Sürekli değişen bir dünya düzeninde, temeli değişim olan bu çalışmalarda muhtemelen kendi merak veya eğilimlerinize göre bir ilgi noktası yakalamış olduğunuzu düşünüyorum.
Kişisel gelişim uzmanı payesinden ziyade "kişisel gelişimci" olarak biraz kendi bakış açımı ve fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Zira ünvanım ortadayken, sürekli değişen ve gelişen bir birey halinde olduğumu savunup bu sektörde insanlara fayda sağlayan bir "kişisel gelişimci" olmanın hafifliğine sığınmayı tercih ediyorum.
Farkında olduğunuz üzere, dünya literatüründe bu alanda yazılan sayısız kaynak mevcut ve her gün yenileri ekleniyor. Sürekli yeni kişisel gelişim profesyonelleri sisteme katılıyor ve ticari kazanç eldesi de giderek yükseliyor. Kişisel gelişim, sahip olduğu isimlendirmeye layık bir grafik çizdiğini sanmamaktan öte, sadece muallakta kalabilen yaşam hikayelerinin modellenmesiyle bireylere aktarılmakta, ve temeli ekonomik mutluluk haline dönüşen dünyamızda, bireyleri özgürleştirmekten çok, bu üstün yaşam efsanelerine öykünmelerini ve kendilerine has olmalarını engellemektedir. Nasıl mı?
Kişisel gelişimin kaynağı iletişimdir. Birey, yaşadığı hayatta tek olmadığını ve etrafını saran tüm canlılarla uyum ve ahenk halinde bulunduğunun bilincine varıp yaşadığı sürece gelişir, üretir ve aktarır. İletişimle sever, nefret eder, özler ve üzülürüz. Olumlu veya olumsuz inanç ve düşüncelerimizin kaynağında hep "diğerleri" ile olan yaklaşım ve temaslar yatmaktadır. Kişisel gelişimin bana göre en değerli araçlarından biri olan NLP, bireylerin kimliklerinin değiştirilemez olduğunu ortaya koyar. Birey sadece bir tanedir ve kendine özel olmak zorundadır. Doğru gördüğü diğerlerinden modelleme yapabilir, inançlarını değiştirip kabiliyetlerini geliştirebilir. Ancak kimliğini değiştiremez. Kimliğini değiştirmeye kalktığında veya bunu yapmaya çalıştığını sandığında iletişimlerinde arızalar çıkması olasıdır.
Kişisel gelişim kitaplarında sanki insanlığın hiç keşfedemediği büyük sırların varlığından bahsedilir. Bu sırları keşfettiğine inanan duayenler (!) kişisel gelişimin dayanağı ve araçları olan bilim dallarını istismar etmekten kaçınmazlar. Kişisel gelişimin mecrası insandır ve insanı manipüle etmek üzerine kurulu her ilüzyon günümüz sosyolojisinde mubahtır. Ne yazık ki art niyetli kullanıldığında, insan ruhunu ve bilinçaltı değerlerine nüfuz eden tüm araçlar silah olarak kullanılabilmektedir. İnsan denen varlık para ile tüm imkanlara sahip olacağını, onunla güç elde edeceğini yüzyıllardan beri odak noktası yaptığından beri de, bereket, bolluk ve özgürlük kaynağı olarak para metası ön plana çıkartılmaktadır. Bu düz mantık ve gerçek ışığında da insanlara "kendi" olma güdüsü dışında hep bir modelleme ve mucizevi (!) şekilde başarılı olmuş kişilere öykünmeleri beklenmektedir.
Olumsuz bir gözle baktığımı düşünebilirsiniz. Çünkü artık cep telefonlarımıza sms eşliğinde gelen "kişisel gelişim ve koçluk programları" satma eylemi, konunun nasıl ticarete dönüştüğünün bir göstergesi haline gelmiştir. Kimliklere hükmetmeye de kimsenin hakkı yoktur.
İnsanlara faydalı olmak iyi niyetiyle yıllar önce bu işe başlayan uzmanların milyon dolarlık servetler elde edip, mucize ve tılsım kitapları yazıp, çoğu zaman daha önce yazılmış kitaplardan alıntılar yapıp rant sağlamaları kimsenin gelişmesine fayda sağlamaz... "Ben geçmişte tam bir kaybedendim ama şunları şunları yaptım, karun oldum. Siz de yapın hayatınız değişecek. Ancak bunun bedeli de şudur" demekten kaçınmayan uzman enflasyonu ile dolu toplum... Farkında mısınız?
Öncelikle verilen hizmet neyse, bilimsel nedenlere ve sonuçlara dayandırılması gereklidir. Tılsım, medyumluk, hurafeler, aslı astarı ispatlanmamış öğeler özellikle de bilinçli olarak cahilleştirilmiş toplumların insanlarına ilaç gibi gelir. Stratejilerin kaynağı insanlara faydadan ziyade, belirli birilerinin veya kurumların menfaatine fayda sağlamaksa kişisel gelişim altında pazarlanan bu ticaret tehlikelidir.
İnsanı geliştiren, farkındalık kazanmasına aracılık eden, bu farkındalığı doğru kanallarla hayatına uygulamasına müsade eden tüm araç gereç ve bilgi kişisel gelişime destek olur. Ancak ne yazık ki günümüzde bu araçlar ve uygulayıcılarının, maddi rant ve giderek canavarlaşan egolarıyla insani (!) faydaya zarar verdiklerini üzülerek izlemekteyim.
Tüm bu sıraladıklarım kişisel bakış açım ve kendime has yargılarımdır. Değişim ve gelişim göstermek istediğiniz taraflarınız size aittir ve size özgüdür. Dünyada tek ve benzersiz olduğunuz için de sadece ihtiyacınız olan faydayı en doğru kanallardan sağlayabilmenizi diliyorum.
Kişisel gelişim uzmanı payesinden ziyade "kişisel gelişimci" olarak biraz kendi bakış açımı ve fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Zira ünvanım ortadayken, sürekli değişen ve gelişen bir birey halinde olduğumu savunup bu sektörde insanlara fayda sağlayan bir "kişisel gelişimci" olmanın hafifliğine sığınmayı tercih ediyorum.
Farkında olduğunuz üzere, dünya literatüründe bu alanda yazılan sayısız kaynak mevcut ve her gün yenileri ekleniyor. Sürekli yeni kişisel gelişim profesyonelleri sisteme katılıyor ve ticari kazanç eldesi de giderek yükseliyor. Kişisel gelişim, sahip olduğu isimlendirmeye layık bir grafik çizdiğini sanmamaktan öte, sadece muallakta kalabilen yaşam hikayelerinin modellenmesiyle bireylere aktarılmakta, ve temeli ekonomik mutluluk haline dönüşen dünyamızda, bireyleri özgürleştirmekten çok, bu üstün yaşam efsanelerine öykünmelerini ve kendilerine has olmalarını engellemektedir. Nasıl mı?
Kişisel gelişimin kaynağı iletişimdir. Birey, yaşadığı hayatta tek olmadığını ve etrafını saran tüm canlılarla uyum ve ahenk halinde bulunduğunun bilincine varıp yaşadığı sürece gelişir, üretir ve aktarır. İletişimle sever, nefret eder, özler ve üzülürüz. Olumlu veya olumsuz inanç ve düşüncelerimizin kaynağında hep "diğerleri" ile olan yaklaşım ve temaslar yatmaktadır. Kişisel gelişimin bana göre en değerli araçlarından biri olan NLP, bireylerin kimliklerinin değiştirilemez olduğunu ortaya koyar. Birey sadece bir tanedir ve kendine özel olmak zorundadır. Doğru gördüğü diğerlerinden modelleme yapabilir, inançlarını değiştirip kabiliyetlerini geliştirebilir. Ancak kimliğini değiştiremez. Kimliğini değiştirmeye kalktığında veya bunu yapmaya çalıştığını sandığında iletişimlerinde arızalar çıkması olasıdır.
Kişisel gelişim kitaplarında sanki insanlığın hiç keşfedemediği büyük sırların varlığından bahsedilir. Bu sırları keşfettiğine inanan duayenler (!) kişisel gelişimin dayanağı ve araçları olan bilim dallarını istismar etmekten kaçınmazlar. Kişisel gelişimin mecrası insandır ve insanı manipüle etmek üzerine kurulu her ilüzyon günümüz sosyolojisinde mubahtır. Ne yazık ki art niyetli kullanıldığında, insan ruhunu ve bilinçaltı değerlerine nüfuz eden tüm araçlar silah olarak kullanılabilmektedir. İnsan denen varlık para ile tüm imkanlara sahip olacağını, onunla güç elde edeceğini yüzyıllardan beri odak noktası yaptığından beri de, bereket, bolluk ve özgürlük kaynağı olarak para metası ön plana çıkartılmaktadır. Bu düz mantık ve gerçek ışığında da insanlara "kendi" olma güdüsü dışında hep bir modelleme ve mucizevi (!) şekilde başarılı olmuş kişilere öykünmeleri beklenmektedir.
Olumsuz bir gözle baktığımı düşünebilirsiniz. Çünkü artık cep telefonlarımıza sms eşliğinde gelen "kişisel gelişim ve koçluk programları" satma eylemi, konunun nasıl ticarete dönüştüğünün bir göstergesi haline gelmiştir. Kimliklere hükmetmeye de kimsenin hakkı yoktur.
İnsanlara faydalı olmak iyi niyetiyle yıllar önce bu işe başlayan uzmanların milyon dolarlık servetler elde edip, mucize ve tılsım kitapları yazıp, çoğu zaman daha önce yazılmış kitaplardan alıntılar yapıp rant sağlamaları kimsenin gelişmesine fayda sağlamaz... "Ben geçmişte tam bir kaybedendim ama şunları şunları yaptım, karun oldum. Siz de yapın hayatınız değişecek. Ancak bunun bedeli de şudur" demekten kaçınmayan uzman enflasyonu ile dolu toplum... Farkında mısınız?
Öncelikle verilen hizmet neyse, bilimsel nedenlere ve sonuçlara dayandırılması gereklidir. Tılsım, medyumluk, hurafeler, aslı astarı ispatlanmamış öğeler özellikle de bilinçli olarak cahilleştirilmiş toplumların insanlarına ilaç gibi gelir. Stratejilerin kaynağı insanlara faydadan ziyade, belirli birilerinin veya kurumların menfaatine fayda sağlamaksa kişisel gelişim altında pazarlanan bu ticaret tehlikelidir.
İnsanı geliştiren, farkındalık kazanmasına aracılık eden, bu farkındalığı doğru kanallarla hayatına uygulamasına müsade eden tüm araç gereç ve bilgi kişisel gelişime destek olur. Ancak ne yazık ki günümüzde bu araçlar ve uygulayıcılarının, maddi rant ve giderek canavarlaşan egolarıyla insani (!) faydaya zarar verdiklerini üzülerek izlemekteyim.
Tüm bu sıraladıklarım kişisel bakış açım ve kendime has yargılarımdır. Değişim ve gelişim göstermek istediğiniz taraflarınız size aittir ve size özgüdür. Dünyada tek ve benzersiz olduğunuz için de sadece ihtiyacınız olan faydayı en doğru kanallardan sağlayabilmenizi diliyorum.
22 Şubat 2013 Cuma
KİŞİSEL YAŞAMDA NLP'NİN YARARLARI
NLP, herhangi bir şeyi sunarken veya insanlarla iletişimde bulunurken tümden uyumlu ifadenin kullanılmasını önerir. Zihinsel uyum iç huzuru; Fiziksel uyum ise sağlığı temsil eder. Uyum aynı zamanda mükemmel ilişkiler kurmak için elde edilmesi gereken bir beceridir.
Tümden uyumlu ifade için örneğin, kullandığımız ses tonunun, el, kol, vücut hareketlerinin, bir diğer ifade ile beden dilinin ve sözcüklerin (içeriğinin) tümünün aynı mesajı verecek tarzda anlam taşıması gerekir. İletmek istediğimiz mesaj ile mesajı iletme tarzımız birbirine uyumlu olup birbirini desteklemelidir. Böylece karşımızdakine mesajı iletirken, tarzımızdaki heyecan ve inanç, dinleyicilerde bıraktığımız güçlü izlenim ve sunumumuzun esas içeriği "tümden uyumlu bir ifade"içinde olur.
Diğer insanın nasıl düşündüğü ve neler hissettiğini anlama, başarılı bir iletişimin temeli olan uyumlu ilişkiyi kurma da yaşamsal bir öneme sahiptir.
NLP, tümden uyumlu ilişkinin nasıl kurulup sürdürülebileceği konusunda yol gösterir. Bu nedenle kişi öncelikle kendine şu soruları sormalıdır.
Ben kimim?
Ne istiyorum?
Ne yapıyorum?
NLP katkısını insanlar üzerinde yapar. NLP'nin etkisi, ister öğrenme, ister iletişim, ister liderlik, isterse hedefe ulaşma ya da sorun çözme alanlarında olsun, her düzeyde değişim meydana getirir. Ancak bu değişim insanda olur. Kişisel mükemmelliğin bilgisi ve becerisi, tıpkı araba kullanmayı, yüzmeyi ya da kişisel bilgisayarı kullanmayı öğrenmek gibi öğrenilebilmesidir.
Geçmişteki korkularımızı, istenmeyen duygularımızı kontrol altında tutmak mümkündür. İnançlar, davranışlarımızın geçididir. NLP inançlarımızın nasıl olduğunu gösterir ve eğer benimsiyor isek değiştirmemizi de sağlar.
Tümden uyumlu ifade için örneğin, kullandığımız ses tonunun, el, kol, vücut hareketlerinin, bir diğer ifade ile beden dilinin ve sözcüklerin (içeriğinin) tümünün aynı mesajı verecek tarzda anlam taşıması gerekir. İletmek istediğimiz mesaj ile mesajı iletme tarzımız birbirine uyumlu olup birbirini desteklemelidir. Böylece karşımızdakine mesajı iletirken, tarzımızdaki heyecan ve inanç, dinleyicilerde bıraktığımız güçlü izlenim ve sunumumuzun esas içeriği "tümden uyumlu bir ifade"içinde olur.
Diğer insanın nasıl düşündüğü ve neler hissettiğini anlama, başarılı bir iletişimin temeli olan uyumlu ilişkiyi kurma da yaşamsal bir öneme sahiptir.
NLP, tümden uyumlu ilişkinin nasıl kurulup sürdürülebileceği konusunda yol gösterir. Bu nedenle kişi öncelikle kendine şu soruları sormalıdır.
Ben kimim?
Ne istiyorum?
Ne yapıyorum?
NLP katkısını insanlar üzerinde yapar. NLP'nin etkisi, ister öğrenme, ister iletişim, ister liderlik, isterse hedefe ulaşma ya da sorun çözme alanlarında olsun, her düzeyde değişim meydana getirir. Ancak bu değişim insanda olur. Kişisel mükemmelliğin bilgisi ve becerisi, tıpkı araba kullanmayı, yüzmeyi ya da kişisel bilgisayarı kullanmayı öğrenmek gibi öğrenilebilmesidir.
Geçmişteki korkularımızı, istenmeyen duygularımızı kontrol altında tutmak mümkündür. İnançlar, davranışlarımızın geçididir. NLP inançlarımızın nasıl olduğunu gösterir ve eğer benimsiyor isek değiştirmemizi de sağlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)